31 Aralık 2011 Cumartesi

Cingılıı cingılııı!

Benim için geleneksel yılbaşı şarkısı budur, her sene postlasam bıkmam. O yüzden 2011 nasıldı,neler yaptım,2012'den neler istiyorum moduna girmeden şarkımızı dinleyip omuzları kıpırdata kıpırdata oynayalım, yeni yıla da böyle cingılııı cingılııı diyerek girelim, bütün senemiz adeta bir şenşakrak Hindu filmi gibi geçsin.





2012 benim olacaksın bebeeyim, büyük hissediyorum :)


P.s: Kırmızı donlarımızı unutmadık değil mi?


Marl, the kırmızılı. 

24 Aralık 2011 Cumartesi

old ways, erased.

Çalışma hayatının bana kattığı en süper bi alışkanlık olarak (çünkü cici patronumuz sayesinde nonstop ofis içi yayın vardı) "Joy Fm dinlemezse ölecek hastalığı"m sonucu denk geldiğim bu sözleri anlamlı şirin şarkı, kar yağsın artık yahu! dedirtecek kadar popo donduran bu gri ve sevimsiz İstanbul gününe renk kattı.


belki dinleyince size de iyi gelir;





yılbaşı postunda görüşmek üzere!


p.s: Çalışırken müzik dinlemek süper bir lüks, bu imkanı size veren patronlarınızı sevin, el üstünde tutun çünkü adeta bir kelaynak kuşu gibi türü yokolma tehlikesi altında ehih.
p.s: klip de nebçim yerde donmuş kalmış töbe yarebbim hemen başlatın bence ahah.

15 Aralık 2011 Perşembe

Çizelim o zaman ;)

"Çizelim O Zaman" ekibin'den İrem Ustamehmetoğlu bloguma dalmış ve yazdıklarımdan yola çıkarak bakın beni nasıl çizmiş? ;)


                                              bu pozu hatırladınız mı? :)
ehih dev gülüşüm nasıl ama! dün 14 aydır benimle bütünleşen braketlerden kurtulduğum saatten beri "firiii layykkk ee börddd" diye türkü çığırarak gezen bana en bi süper hediye oldu bu ;) 
ha tabii teller gitti diye hayat hemen eski-yani simitleri,elmaları kemirdiğim- haline dönmüş değil. kilo verdikten sonra nasıl onu korumak Çin işkencesi ise dişlerin sağlamlaşması için de 6-7 ay kadar uyurken koruyucularla takılmam gerekecek. bu arada, uzun zamandır nette "diş,braket" diye aratıp bloga  düşen öyle insan var ki sadece bununla ilgili bir blog açsam sanal alemin "yetiş diş bacım!"ı olurum ama şu aralar bu tür bir kariyer istemiyorum lakin kısaca söyleyebileceğim en temel nokta şu ki, eğer dişlerinizin dizilişinden memnun değilseniz ve brakete karar verdiyseniz braket araştırırken nette her yerde karşınıza çıkacak olan "takma diş" misali pürüzsüz, her biri ölçülü, minnak minnak ve harika dişlere kanıp " ayy benim de böyle olacak" diye gazlanmayın. çünkü telin yaptığı tek şey mevcut dişlerinizi hizaya sokmak. yani dişin ölçüsüyle oynayıp her birini süper kesimli birer inci tanesine çevirmiyor. elinde ne varsa o! hayır bunu yazıyorum çünkü "tavşanım, beni kurtarıın!" diye kendimi dişçiye attığımda aklımdaki tek görüntü bu dişlerdi. tabii kendimi böylesi kandırıp Pamuk Prenses masalında yaşarken patak diye teller çıkınca verdiğim ilk tepki "ee hala ördekimsi tavşanım ya laanğn!" oldu. yani dudak ve diş yapınız ancak estetikle falan değişebilir. bunu bilip öyle gömün paraları ortodontistlere anacım.


tabiki de evde sürekli dev gülüşlerle kendi kendimi feyssbuk kızı gibi çekiyorum ama ben onlardan en güzelini seçip koyana dek (öylesi de ayılaşmak)  hık demiş ağzımdan düşmüş gibi duran bir görselle kapatıyorum postu.


                             aaa Kate Mossmuş ya bu? böylesi de benzerlik ehihih


p.s: "beni de çizsin benii deeaa" diyen blogger arkadaşlar Çizelim O Zaman sayfasına gidip, form doldurabilirler. pis kıskançlar sizi ahah.



4 Aralık 2011 Pazar

aslında bi konu var!

hayır, doğrusu "aslında bir torba dolusu konu var!" olacak. ama ne yazık ki bahtsız bacınız bu aya kadar "oh ohh ne güzel de hasta olmadım ihihi" diye neresine güvendiğini şimdi açıklayamayacağım şekilde tiril tiril gezerken ( hala kendimi İzmir'de sanıyorum, palto içine hırka içine incecik şeylerle geziyorum misal) elbette bugünleri düşünmüyordu. evet, elimizde ne var bakalım? sümüklü mendiller; check, nalet bir halsizlik ve sarı bir surat; check ve battaniye altında kanepeye yapışan ama aslında yaldır yaldır dolanmak isteyen bir popo; check! peki bunların üstüne işten eve bitmiş halde giren adamın üzerine " bene ilgii verrr" diye çemkiren "hasta kadın" tribini de eklerseniz ne olur? tamam neyse o kadar da şey etmeyelim bence, insan hali bu! sanki hepiniz hasta olunca pamuktan prenses oluyorsunuz! 


bu arada en son 17 Ekim'de yazdığım postta çanlar benim için çalıyordu güya ama Kasım ayında yaptığım dişçi ziyaretinde resmen babayı aldım. 3 gün öncesinde aynaya bakıp "tamamdır bu iş İstanbul'a telsiz dönüyorum"diye şeberirken, daha indiğim gün pazar ayakkabısı topuğu misali yayıla yayıla bir hal olan dişim yüzünden resmen 1 ay daha arttı tedavi sürem. "ay ben bu kadını yolarım!" diye dişçime girişmek istesem de bir bardak su içince algım açıldı ve "yolarsam kim çıkaracak bu telleri" dedim ve boynu bükük küçük bir Emrah olarak terkettim İzmir'i. şimdi 10'dan geriye sayıyorum ve ayın 14'ünde uçaktan depar atarak dişçimin yanına gideceğim o kutlu günü iple çekiyorum. lakin bu sefer de çıkarmaz ve bu şekilde yollarsa tam boy fotoğrafımı gazetenin 3. sayfasında görebilirsiniz çünkü kerpeten diye bir gerçek var! 


torba dolusu konu içinde ucundan bahsetmek istediğim diğer mevzu ise uzun süredir amatör olarak ilgilendiğim konularından biri olan Reiki ile profesyonel olarak (yani parası neyse verelim! durumu) uğraşma kararı almış olmam.tabi bu konuda adımlar pergel pergel atılmıyor, bebek adımlarıyla gidiliyor. lakin aldığım ilk eğitimle birlikte bonus olarak gelen "21 günlük alkol yasağı" yüzünden burnumdan ve taç çakramdan dumanlar tüttürüyor ve elim her biraya, şaraba gittiğinde oturup hayatı sorguluyorum! bu kadar zaman içinde kimse bana bundan bahsetmedi hacı! bileydim çalışıp da gelirdim! "alkol uyumlamanın rezonansını bozduğu için kattiyen yasak!" diyen hocaya da laflarım var ama 12 yıldır eğitmen olduğu ve enerjisini na buradan alabildiğim için tövbe biss başıma bişey gelir diye susuyorum. 


son olarak 2 ayda "altın sarısı"ndan "Hürrem kafası"na dek türlü renklerde boy gösterdiğim için, gittiğim bütün kuaförleri evrene havale ediyorum! şu uyumlamalardan geçip level atlayayım hepinizin korkulu rüyası olucam pis kuaförler! her gece rüyanıza kafasında 10 renkte yılan taşıyan Medusa kılığında girip altınıza sıçırtıcam! az daha bekleyin! 


p.s: şu anda saçım öyle sönük bir sarılı kahve ki aynaya her bakışımda kendime "Feriha" diye (Feriha çık dışarı! ahahah) sesleniyorum. bunun çıkış yolu ya yine kızıl ya da lise yıllarına dönüş yapıp mavi siyah olmak sanırım! 


p.s: ve Marlene artık Instagram'da da fink atıyor, ısrarla bulunuz, sevgiler.


bu da postun şukelası olsun;


17 Ekim 2011 Pazartesi

çanlar Marlene kız için çalıyor

Neden çalıyor? Çünkü tam 1 sene önce bugün, bu kutlu bu pırıl pırıl günde (ki gerçekten çok şahane bir İzmir günüydü) bu braket denen meretler na beeyyle yapıştırıldı dişlerime (sadece üste tabiy) ve sonra yine tam 1 sene boyunca kuş lokmalarıyla beslenmek zorunda kalacağım, elma simit mısır dişleyenlere imrenerek bakacağım ve tırnak yeme,düğüm olan bişeyi açma dahil olmak üzere normalde dişlerimizi kullandığımızı farkına bile varmadığımız saçma salak bir sürü şeyi yapamayacağım bir döneme, ürkek bir ceylan edasıyla adım attım. Özel günleri deli gibi sevmesine rağmen takmıyor havasında gezen bir tırto (giydiği örgü hırkanın kollarını da çekiştire çekiştire sündürür bu) olduğum için bu özel günü adeta bir "kutlu doğum haftası"na çevirip taa Çarşamba'dan kutlamalara başladığımı söylememe gerek yok sanırım. tabi böyle "zaman ne hızlı geçiyorr hey gidiii" diye teyzeye bağlamanın üzerine de geçen akşam vurunca shotları,votkaları,biraları ertesi günü kusmuk arasında hadi daha kibar olsun "sade bir kutlamayla, aile içinde" geçiştirmek durumunda kaldım.


                                            yalan yanlış görselle halkı kandırmakta üstüme yok hihoih


Tabiy bu özel günde telefonla olsun efendim her zaman atmaya bayıldıgı denyoca ve duygusuzca mesajlarıyla olsun bir kutlama da doktorundan bekliyor insan! dişçi koltugunda geçirdiğimiz o uzun zamanların, ağzımın içinde kocaman aparat, dişlerimi sökercesine öylesi bir zalımlıkla telleri gererken anıra anıra ettiğim küfürlerin ve her randevuda "nassın?" demeden önce hep aynı tepkiyi vererek "aa ne güzel kapanıyor ağzın bak!" demelerinin de bir anlamı yoktu hayın kadın!!1!


şimdi böyle konuşup isyana da bağlayınca sanki braketler çıkmış, her daim demetşener gibi (bknz: kocayı kapıp çakma leydi olmadan önceki halleri) anırarak gülen bir insan haline geldiğimi düşünmeyin zira bu dediğim olayın gerçekleşmesi için sanırım 1-1,5 ay kadar daha beklemek zorundayım. huh! yeniden insana dönüştüğüm o günlerde hepinizi "Marlene kız ağzını dana dana açarak gülüyor" fotoğraf serisi ile piskopata bağlayabilir, blogunda en şahane fotoğraflarını kullanıp içindeki narsisti doyuran öyle de tiksinç, ağzına vurulası bir kız haline gelebilirim ki bence hakkım, ben ne dersem o olur.


Ekim ayında romantizmin zirvelerinde takılıp, elinde şarabı menüden yemek seçer gibi bloglardan facebooklardan falan kışlık sevgilisini düşürmeyi hayal eden insanın aniden bastıran popo donduran soğuk karşısında romantikliğini kenara bırakıp pijama paçalarını çoraba sokup çayla takılması tadında, öyle içten ve sıcak bir hafta dilerken sizi bu hafta paylaştığımda en çok eğlendiğim -çünkü bir kadın için alışveriş yaptığı markanın adını söyleyememesi çok berbat bişey-video ile başbaşa bırakıyorum.
p.s: video boyunca düzgün telaffuz etmeye çalışmayan bizden değildir eheheh. ayrıca Fransızca ne biçim de seksi bi dildir yahu?




29 Eylül 2011 Perşembe

düşen bir yaprak görürsen...koş git fotoğraf makinasını getir


^^ Kötü haber tellalcısı olarak mendille halaybaşını çekecek meteorolojistlere göre, biz İstanbul insanları için bugün bir nevi "The Last Supper" çünkü yarın itibariyle aniden düşecek sıcaklık ve yaldır yaldır yağacak yağmur içine dahil olduğum "havadan nem kapan" insanları yine derin kederlere itecek. Peki ya biz sonbaharı "elinde koala gibi sarıldığı sıcak çayı, askılı üzerine hırkası ile son derece cool durarak poz keserek yaşayan iflah olmaz romantikler"in kıçı başı donarken ve kışa resmen yatay geçiş yapmışken, şimdi türlücene küfürler edip de anılarımızı hiç etmek istemediğim İzmir'in insanları ne yapacak? ülkeyi etkisi altına alacak yağmurdan ve soğuktan ucundan da olsa nasiplendikten sonra yeniden kabak çiçekleri gibi açılacak ve Ekim gibi şahane bir ayı zevkle,adeta ellerinde viski, pis kahkahalar atarak gezen parti insanları kıvamında yaşacak, askılı üzerine hırkalar ve üzerine hafif şallarla sokaklarda dolanıp duracaklar bir süre daha. yohh yaaa?? yemin ediyorum na buradan kem kem bakarak gözü nazarı değdirmezsem (ki bence gözüm buna çok uygun), yağmurları soğukları oraya göndermezsem ne olayım! hem Ekim sonu ufacık bir kaçış var İzmir'e, ayaklarımı süreyerek geleyim de görün!


^^ "bu sezon şunlar çok modaaa!" klişesini hiç sevmiyorum ama yurdum kadını bayılıyor ve o sezonda ne modaysa hepsini aynı anda üzerinde taşımazsa içi kuruyup gidecek gibi bir hali var. ha ben karışmam tabi zımbasını, metalini, koca örgülerini efendim elinde portföyünü ayağında yine ve yeniden oxfordunu taşısın tabii ama şimdi bi kaç yerde görüp alarma geçtiğim üzere at kuyruğu ve kahkül modası üzerine de, ikisine yaklaşık 21 senedir sahip olduğum için konuşmayı hak görürüm. görmeyene de pis davranırım, çingenleşirim. çünkü bi süredir böyle tam tahıllı püskeviler, çeşitli bitki çaylı yaşamaya çalışır oldum- beslenmek demedim çünkü "ekmeksiz doyulmuyor lan!" çıkarımını yapacak kadar deneyimim oldu çok şükür. ha eskiden de tahıllı ekmek yiyordum ama böyle şak diye ekmeği kesmek beni resmen ergen sinirine taşıdı. öylesi çekilmezim bu aralar. her neyse, demek istediğim şu ki, bak modern ve şehirli kadın, biliyorum ölüyorsun moda olan her şeyi yapmak için ama o kahkül denen meret yakışan insanın alnını ömrü billah bırakmayan bir illet. şimdi farkettiysen koyu harfle "yakışan" dedim. çünkü bazılarınız, bi heves gidip kestiriyor, nasıl desem de kalbin kırılmasa bilemiyorum ama tövbe allahım garip bişeye dönüşüyorsunuz ve öğle yemeğinde masayı paylaştığın 5 kahküllü arkadaşın ile yemin ederim aklımı çıkartıyorsunuz bana! hele bi de bazen böyle kısalı mısalı, egzotik, şekilli falan kestiriyorlar ki gözüm yanıyor bakarken, beynim ısınıyor. ablacım sen zaten moda diye bin tane kadınla aynı şeyi giyiyorsun üniforma stayla, şimdi bi de üzerine her kafaya kahkül koyarsan korku filmi sahnesi gibi olmaz mı bi hayal et, bi canlandır gözünde? durduk yere şehre dehşet saçmanın anlamı yok, turistler kaçıyor sonra.


azıcık şekerim düştü gidip meyveli yogurdumu yiyeyim de kan gelsin yüzüme. anlamı kendinden büyük Ekim ayısı ve postunda görüşmek üzere!


Sebastian postu kapat, misafirleri de şarkılı türkülü uğurla çoçcuğum.








15 Eylül 2011 Perşembe

İsimsiz Bienal oluyor da post niyçin olmasın?

                      plajın cehennem sıcağında kitap okumaya çalışan marl, the papucumun enteli.


^^ Çoğu insanın 1 hafta tatil yapıp sonrasındaki 1 ay boyunca o tatili anlatıp,yer yer anımsayıp hala da mutlu olabildikleri şu zalim hayat içinde, takdir edersiniz ki ayı gibi 1 ay mavi sular,kızgın kumlar üzerinde saatler boyu boş beleş yayılmış bir insan olarak na buraya boy boy tatil fotoğraflarımı koyup -adeta allahtan belamı istercesine- küfürden kulaklarımı pancara dönüştürmeye hiç niyetim yok. O yüzden bu kadar uzun bir aradan sonra, derse geç kaldığı için çaktırmadan yerine geçip dikkat çekmemeye çalışan öğrenci modunda takılmayı düşünüyorum. Siz de çok yüzüme vurmayın bence, öyle şeyedelim bu postu ehah.


^^ Şimdi benim "yaşadığı şehrin kalabalığını ve temposunu seven modern şehirli her insan" gibi tatildeyken nasıl da şehri özlediğimi falan anlatmam, "şehrin dinamizmine kapılmak" gibi kıçı başı oynayan kelimelerle bu hislerimi süslemem lazım. ama şezlonga yapışarak geçirdiğim saatler, denizde kulaç kulaç yüzerken tosladığım şapkalı alman teyzeler ve muhteşem yemekler varken afedersin de yerim şehrini, modernini. Al döndük işte?


^^ Tabii böyle sıfır makyaj, kediler, dalından yenilen incirler ve bol rakı-balık ile geçirilen bohemik tatil sonrasında kendimi Alışveriş Cini'nden kazandığım defile davetiyesi ile zart diye İstanbul Fashion Week'in en civcivli gününde, en dandik ayakkabının Melissa, en alçak topuğun 15 pont olduğu bir ortamda bulunca yemin ediyorum jet-lag'a (culture shock tadında) bağladım. Üzerine bir de belleri elim, bacakları boyum, kiloları da çantam kadar olan at gibi kızların arasında dolanırken kuytu bir köşeye saklanıp hem cüce hem de ucubeyim ben! diye hıçkırarak ağlamak istedim. bunu 1.75 boyundaki bir kadın söylüyorsa ortamın nasıl olduğunu hayal edebildiniz sanıyorum ahaha. Defile öncesi giriş kartımı alabilmek uğruna boğuşurken, az çok bilinen bir köşe yazarının dibinde düştüğüm çingen durumuna mı yanayım (adam gözlüklerinin arkasından beni inceleyip "ne biçim insanları alıyorlar yeaa" demediyse ne olayım ahah), içeride daha 1 sene önce blog yazmaya başlayan ve popüler olmak için ortamlarda can veren zavallı yeni nesil bloggerların en önde ünlülerle dipdibe "ay kankişim o benim ayolll" modunda takılmalarına mı şaşırayım bilemedim. Ama genel olarak bu "Kezban bi takım moda olaylarının içinde" durumumdan garip bir haz aldım. Hatta 7/24 alışveriş yapabilen, moda diye gözlerini pörtleten bir kadın olsam blogun dümenini kırardım bu alana çünkü IFW kapsamında öyle gereksiz, öyle avam tipler biilögırım ben! diye backstagelarda fink atmışlar ki okurken insan saçını başını yoluyor.Neyse ki yakında bu "bi halt yapmadan balondan ünlü olma" akımı dinecek ve böylece önüne gelen siyah çerçeveli gözlüklü tipoş "ben moda bloogırıyım timamm mıaa" dediğinde ağzına vurup "sıs la!" diyebileceğiz ahaha.




Tatil dönüşü postunu rastgele keşfederek hastası olduğum ve twitter başta olmak üzere türlü yerlerden bir virüs gibi herkese yaydığım dizi "Being Human" 'nın (US yapımı olacak,UK değil) daha ilk bölümünde vuran mutteşembır şarkısı ile bitiriyorum;





p.s: Tabiki de favorim vampirik Aidan (oyşş), ya ne olacağıdı? :) 





14 Ağustos 2011 Pazar

Pazartesi sendromu mu? o da nedir kuzum?

                                     her çizgi karakterde kendini bulmakmış makus kaderim
^^ Ev arkadaşımın algısıyla oynayıp beni daha az özlemesini sağlamak için kapıma yapıştırdığım "Cuma'ya gittim, hemen gelicem" notuma tezat olarak kapağı bayram sonuna dek babaevine atmış durumdayım. Geçen postumda hatırlarsanız plaza camından karşı sitede havuza giren insanlara baka baka kızamıkçık çıkartacak boyuta gelen tatil isteğim, deneme süremin bitip de official olarak işinde gücünde bir insan olmaya adım atmam ile naftalinlenip çekmeceye kaldırılmıştı. ancak zaman zaman paylaştığım ve birtakım meymenetsiz insanların şiddetle karşı çıktığı inancım olan "bu işte mutlu muyum?" ölçütü düşüncelerime karabasan olmaya başladığında kırmızı alarma geçip, bunu yönetimle paylaşmalıyım derken, insana "artık bizdensin!" güvenini veren kartvizit,kaşe ve giriş kartı masama koyulunca bi kaç gün kararsızlık bulutu içinde kaldım. ancak bir salı günü (ki bu maayış gününün ertesine denk geliyor ehih) tıpkı filmlerde olduğu gibi, bir yerden yakında ayrılacak olan insanın tanıdığı her insana tek tek bakması,anılarını hatırlaması, her eşyaya dokunması gibi denyoluklar yaptıktan sonra müdürün odasına doğru yola çıktım. eğer işten ve oradakilerden nefret ediyor olsaydım 5 dakika sürmeyecek olan konuşmam, sadece işi sevmeyip diğer her şeyi sevmem ve bu sevginin karşılıklı olması sebebiyle 1 saat sürdü. sonunda süper bir referans ve iş bulamayacak olursam dönüp tekrar gelebileceğim daveti ile masama dönüp eşyalarımı tırto bir mango poşetine doldurdum çünkü yanımda hep o boyu devrilesi amerikan filmlerinde görüp özendiğimiz, istifa eden insanın ofis eşyalarını doldurmak için kullandığı cool kutulardan yoktu.


^^ 2 aylık it gibi çalışma süreci sonrasında "öğlene dek uyur şööyle bi kemiklerimi dinlendiririm" derken, Çarşamba sabahı zırınk diye 07:30'da ve "geç kaldım!" diyerek pötür gözlerle yataktan fırladığımı söylememe gerek yok sanırım. tipik emekli insan hali. uzun yıllar çalıştıktan sonra yatış moduna geçerken afallayan ve çoğu zaman abuk gubik işlerle (ki ben havlu kenarına dantel olayının böyle emekli bir teyzemizden çıktığına inanıyorum çünkü normal akıl işi değil bu) uğraşarak bu dönemi atlatmaya çalışan insanlardan biri oldum 1 hafta içinde. türlü türlü ev işleri, çarşı pazar gezme gibi kısımlardan sonra mahalle kedilerine teyze olma yolundayken napıyorum ben?? diyerek en yakın tarihteki İzmir uçağına bilet aldım. 


^^ baba evi-anne yemeği diyorsun, 2 aydır görmedim diyorsun iyi hoş da türlü yerlerde de isyanımı dile getirdiğim gibi, eve bi geldim bahçenin sezlong, salıncak ve sallanan koltuk gibi en sevdiğim sote yerlerinin ve doğrudan evdeki saltanatımın bütün gün tosur tosur uyuyan 3 tane cibilliyetsiz, kıl kuyruk kedi tarafından ele geçirildiğini görmek resmen yıktı beni. hayır bi de yüzsüzler bi de yüzsüzler! hişt diyorum güneşlenicem diyorum adam kafayı kaldırmıyor? salıncakta sallanıp dergi okuyacağım diyorum kıl yumağı kıçını oynatmıyor? ay delirmeme az kaldı yemin ediyorum! en sonunda bizimkilere ya ben ya bu bok burunlar! diye rest çekeceğim ama cevap kalbimi kırabilir, az daha denize girip anne yemeği yiyeyim diye ses etmiyorum.


yarın sabah tellere gelesice diş doktorum ile randevum var o sebeple şimdi kaçıyorum ne de olsa bir süre daha tatil kafasında olacağım, öperim.


Marl the tahtı elinden alınan.



5 Ağustos 2011 Cuma

Mutlu Olalim Projesi

Genel olarak topluca yapılan-yapılması için baskı uygulanan ve kitleler arasında popüler olan şeylere hep (anarşik bir hisle) tepkisiz kalırım. Kimin ne diyeceği de umrumda değildir. Lakin bu paylaştığım şey böyle bir durum değil. Bilakis, içinde kendi çapımda kimselere çaktırmadan yer almak istediğim ve sizinle de paylaşırsam faydası olacağını düşündüğüm bir şey.


Bireysel olarak ortalığı velveleye vermeden katılabileceğimiz gibi, çalışan insanların firmalarına durumu çıtlattıklarında listede istenilen şeylerin kısa sürede temin edilebileceğini düşünüyorum.


Hadi bakalım.
                                                     site için tıktık

300 ÇOCUĞUMUZA HEDİYE EDECEGİMİZ BAYRAMLIKLARLA BAYRAM SEVİNCİ YAŞATALIM...

Behçet Uz ve Ege Üniversitesi Çocuk Hastanelerinde tedavi gören çocuklarımızı sizlerin de destegiyle bayramliklarla sevindirmek istiyoruz...
Hepimiz biliyoruz ki bayramlık kıyafetlerin çocukların hayatında çok önemli bir yeri vardır, çocukluğumuzda bayramlıklarımızı başucumuza koyup uyuduğumuz zamanları hatırlayalım.
Hastanede kalan bir çocuk için bayramın ne kadar zor geçtiğini düşünelim, bu nedenle bu bayramda gelin onları biraz da biz mutlu edelim ve onlara aldığımız güzel giysilerle bayramda yalnız olmadıklarını hissettirelim...

0-18 yaş arası kız ve erkek giysileri alabilirsiniz. (Kız çocuklarına elbiseler, erkek çocuklarına şort-tişört şeklinde takımlar olabilir.) İsterseniz dilediginiz sayıda alıp asagidaki adrese göndererek bize ulastırabilirsiniz. (Yurtiçi Kargo Liman Şb. Alsancak-İzmir adresine Özlem ŞENGİR adına)
Kaç adet bayramlık alacagınızı burdan sürekli paylaşırsanız, biz de alınacak bayramlık sayısını güncelleriz, ihtiyacımız olan sayıyı, yaş ve cinsiyet grubuna göre burdan paylaşırız ki bayramlık alamayacak olan bir çocuk bile kalmasın...Hepimizin dilegi tüm hastaneye yetecek kadar bayramlığı toplayabilmek...

Ayrıca Behçet Uz Onkolojinin Servisinin aşağıdaki ihtiyaçlarına da cevap verip, yine çocuklarımızın sıkıntılarını giderebilir; zorlu hastane süreci birazcık da olsa kolaylaştırabilirsiniz:

- 30 yatak- yataklar çok kötü durumda,telleri çıkmış halde,altlarına battaniye sererek yatmak zorunda kalıyorlar.
- 12 televizyon- televizyonların hiçbiri çalışmıyor, ikinci el bile olabilir, uzun süre hastanede yataktan kalkamadıkları odalarından çıkamadıkları için tek eğlenceleri televizyon.
- Yoğun bakım odası için bir ofis tipi buzdolabı
- 12 vantilatör-ısıtıcı
- 1 çamaşır makinesi
- 30 çarşaf

Elektronik aletler ikinci el de olabilir,yeter ki bir süre de olsa çalışsın.



Hepinizin desteklerini bekliyoruz....

mutluolalim@gmail.com
www.mutluolalim.com

Mutlu Olalim Projesi 
www.mutluolalim.com



-----



19 Temmuz 2011 Salı

i’ll find someone like you

^^ bu postu Ayşe Özyılmazel staayla üstümde pikinim, yanımda sevgilim ve masmavi suların üzerindeki bir tekneden yazmayı yemin ediyorum çılgıncasına isterdim lakin sadece klimam, soğuk suyum ve haftasonu havuz maceramdan dolayı beni küçük boy bir Helga'ya dönüştüren güneş yanıklarım var. yaklaşık 5 senedir ilk defa bu kadar haşıl haşıl yandığım için epey hazırlıksız ve mızmızım. şöyle yatakta keyifle uyumak haram oldu, her an löp diye yemek olabilecek bir kuş uykusundayım 3 gündür. saçımın değdiği yer etimi çiziyor gibiyken toplu taşıma araçlarında yaşadığım korkuyu siz düşünün. çünkü orada zaten " topik teyze" ve "çok hanzo adam" tehlikesi duruyorken bi de üstüne dokunmasınlar diye kasmaya çalışmak gerçekten yorucu. neyse ki koca bir kavanoz kremim var da yandıkça elimi daldırıp az sonra güreşe çıkacak pehlivanmışcasına kremlenip duruyorum.
                                                  Marlene, çok yanmış.
^^ aslında havuzsever bi tip değilimdir çünkü içine gözlerimi kızartacak kadar klor da dökseler başka seyler de yapsalar, o kadar insanın teninin değdiği hatta bazı ayıların ve embesil çocuklarını tükürdüğü bir su birikintisinde yüzmek bana hiç cazip gelmiyor. -takanı anında "çük kafaya" dönüştüren bone olayına hiç girmiyorum bile- hatta herkesin birer birer tatile gittiği şu dönemde işe girmem ve her gidenin ardından mahsun gözlerle bakıp pıt diye bir damla gözyaşı düşürsem dahi yine de tatil konusunda bu kadar gözü dönmüş değildim. taa ki iş yerimin dibindeki sitede oturan o ayı, o görgüsüz, o şimdi burada türlü küfürleri sayıp dökmek istediğim insanların havuzda nasıl keyifle oynayıp durduklarını görene dek..ha işte o an camı açıp "allahınız yok mu laağğnnnn" diye bağırmak ve bunu çeşitli küfürbaz hareketlerle desteklemek istedim ama plaza camları bir garip, zaten bu dediğim olay tuvalette olduğundan oradaki kocaman camı açmanın imkanı yok.işte bu çirkin olaydan sonra masama dönünce "ben de gitçem havuza!" kararı ile kendimi güneşin altında domates gibi kurumaya bıraktım. bunca acıya rağmen yine de her tuvalete gidişimde gözümün bu pis, keyifçi insanlara takıldığını söylememe gerek yok sanırım?


^^ işe başlayalı 2 ay oluyor ve ben hala eve pert şekilde dönüyorum. alışınca rutine bağlar iş çıkışı happy hour bile yaparım diyordum ama şu an için pek umudum yok. çünkü işteki saatlerim çılgıncasına yoğun ve stresli. bir maili 5 kere telefonla bölünmeden yazabilmek ise hayal. beni en çok sinirlendiren müşteri tipi ise patronlarının "gızım aç sor bakam yühüümüz gelmiş mi?" yönlendirmesi ile telefona sarılan hevesli genç kızlar ve menepoz teyze gibi bokuyla bile kavga edebilecek olan çok sinirli orta yaş adamlar. ilk grup neyse ama ikinci grup karşısında bazen "şu kablodan geçsem, karşıdan çıksam da şunun ağzını burnunu bi kırsam!" dediğim oluyor ama sadece telefonu çotankkk diye kapatırken kısık volüm ırssspııı çoççuğuuu demekle yetiniyorum. iş demişken, 2 gün sonra deneme sürem bitiyor. bakalım Marlene kızın bir sonraki serüveni nasıl olacak?


sizi kıro bir radyodan platonik aşkına şarkı gönderen kız modunda, dinlerken tüylerimi diken diken eden (vurgu yapayım da iyice gizemli olsun ehe) şu şarkıyla başbaşa bırakarak kremlenmeye koşuyorum.










7 Temmuz 2011 Perşembe

you may kiss the b.day girl

                                                       Sebastian. bu kutlu güne özel, temsili.
tabiy! tabiy ki de doğum günü kızını öpebilirsiniz lakin sadece kuru kuru öpene de hiç çekinmem söylerim lafımı, öyle de netim. çünkü hediyeler olmadan "yaşlanıyor" olmayı kutlamak çok saçma lan! tamam artık 26yım! demek -hımm evet o kadar da - kötü değil gibi geliyor olsa da, bir parça hüzün, gözlerde hıkık diye düşmeye hazır bir kaç gözyaşı da yok değil. üstüne ailemden,sevdiklerimden uzağım ve yarın yani kutlu doğum günümde gözlerim ekrana bakmaktan şaşı olmuş halde çalışıyor olacağım. oo gaat! 


yeni yaşım için fiks menü gibi her yılbaşında,her yeni yaşta dilenen bol sağlık, acciyip kocaman miktarlarda para, huzur ve şans vsnin yanında ufak popolu bi araba ve -şu meşhur bağlanma sorunuma tokat gibi gelecek- en yakışıklısından bi Fransız diliyorum! bi de uzuuun ve güzel bi tatil ama bence bu biraz işin b.kunu çıkartmak olur o yüzden fazla şeyetmiyim, bu da yılbaşı dileğine kalsın ehaha.


see you!


p.s: geçen cumartesi süper hediyesi ile şaşırtıp üstüne bi de bütün gece içki ısmarlayıp kurtlarımı döktüren Norawashere! cağğnımsın! <3
p.s: hediye kısmında tabiki de ciddiyim ehaha ama hediye almaktı göndermekti kasmak yerine benim için mahallenizdeki sokak pisi ve kuçularına mama alıp bi de mıncırmak güzel olabilir.topluca sevaba gireriz olm.



26 Haziran 2011 Pazar

you haven't found it baby, that's for sure

^^ "zaman ne hızlı geçiyor yahu" geyiğinden hiç hoşlanmam ama iş gireli resmen 5 hafta olduğu için bence hakkım, gayet de kullanırım.çünkü 5 haftadır afedersiniz it gibi yorulan benim. bu yorgunluğu sadece ve sadece aybaşında ilk tam maaşımı aldığımda bütün parayı tepemde saçıp savurarak (hani filmlerde bir oda dolusu parayı savura savura sevinen tipler gibi) atabilirdim lakin kuş kadar maaşım olduğu için bütün parayı 10tllikler haline getirirsem bu dediğimi yapabilirim ki yazarken yoruldum hiç uğraşamam.haa ama "üzerine benim maaşı koyalım da sevinsin gariban" diyenleriniz varsa mail adresim hemen yanda.

                    soldaki açıldığı için boynu bükük,sağdaki henüz dokunulmadığı için seviniyor ahaha
^^ delicesine kahve düşkünlüğüm yoktur hatta bence delicesine tutkuyla bağlı olduğum şeylerin sayısını söylemek için epey düşünüp kafamı kaşımam gerekebilir çünkü -evet bağlanmak güzel şeydir,sana yaşadığını iliklerine dek hissettirir ama -bağlandığın,düşkünü olduğun şey bir gün mutlaka elini attığın yerde olmayacak, ee o zaman ne olacak? bu kahve olur,en sevdiğin yastığın olur,oyuncak ayı olur yeri gelir sevgilin olur? sen bağlandın diye o şey sonsuza dek orada bi yerde duracak değil.o yüzden taa derinden bağlanmak falan tehlikelidir.ya da değildir ne bileyim şimdi bu satırları okuyan sevgi pıtırcıklarını da üzmek istemem bu güzel Pazar gününde ahah. yani diyeceğim şu ki daha önce de çeşitli filmlerdeki romantik kadınlardan falan etkilenip fındıklı,vanilyalı türlü filtre kahveleri alıp hevesle 2-3 kere yapıp sonra hırt gibi yeniden 2si1 aradalara koşmuş bir insan olarak ilk defa aldığım bu kahveleri beğendim.kahve makinasında daimi olarak çay yapan tarafım izin verirse kendilerini Pazar keyfime dahil edebilirim.


^^ açık ofis denen şey bir noktaya kadar iyi ancak sabahın köründe kendisine bağlı olanlara çeşitli boktan sebepler yüzünden viyaklamaya başlayan ve kafasına kalın bir odunu yemeden susmayacak gibi duran bir kadın tarafından (iyi ki müdürüm değil) genel huzur ortamı piç ediliyorsa, orada durur düşünürüm. ayrıca 3 kere verdiği çayı içmedim diye tribe bağlayıp artık modundaysa çay veren (o da taakk diye masaya vurarak) yoksa es geçen çaycı teyze de hastayım. neyse ki su çok yakınımda da kuruyup gitmiyorum bütün gün ahaha.


^^ bunca zamandır her doğum günümde (7 Temmuz-tabiki de vurgulu) "nayırr nolamaz!!"a bağlayıp hep bir yaş küçülterek gittim ama bu sene göğsümü gere gere 26 oldum! diyebilirim. çünkü yıllarca kızılın her tonunu uygulayarak kendimi bildiğin kart göstermişim. halbusi şimdi bal,karamel tonlarıyla en fazla 24 gösteriyorum ehehaa. bu gazla seneye bebek sarısına bile gidebilirim diye korkuyorum.ayrıca doğum günüme az kalmışken ne hediye alsam diye düşünüp yorulmayın diye haftaya hediye listesini yazacağım,ordan bakıp şaaparsınız artık.


zorunlu uyuma vaktim yaklaştıkça gerilip çirkinleşen bir insan olarak,bu yüzümü görmeyin diye burada noktayı koyuyorum cicişler, görüşürüz sonra.


xoxo.



15 Haziran 2011 Çarşamba

sometimes i wish we could just pretend

                                                        Marlene'den sanatsal kareler
^^ Cuma akşamı uçarak heyecanla,sevinçle kendimi attığım İzmir'den, Pazar akşamı kırık bir hüzünle döndüm İstanbul'a.yıllar sonra resmen üzerimde yaz tatilinin son pazar gününü pis bir burukluk ve nemrut bir suratla geçiren çocuk huysuzluğu vardı. azıcık bir uykuyla işe gidip, kireç gibi suratımla baykuş gibi oturdum bütün gün.ama tabi bütün bu dramatik resmin sebebi sadece İzmir'e doyamadan gelmiş olmam değildi. Son günümde tatile geçerayak üzerinde pikinisi,ayağında şıbıdak terliği ile bana yarım saatini ayıran (!) sevgili diş doktorumun bok yemesi de var işin içinde. kadınla " rutin kontrol" için buluştuğumuzu sanmış,öyle de bir güvenle dişçi koltuğuna uzanmışken bi anda o zerre sevmediğim kerpetimsi aletiyle tellerime girişti manyak.konuşamadığım için "ne olüyürrr?" sorusunu pörtlek gözlerimle sormuş olmalıyım ki " ayy 2 ay görüşmedik bak tedavin etkilenmiş, hemen başka tele geçmeliyiz" diye açıklama getirdi.keşke de sadece açıklama getirseydi, yemin ediyorum sonrasında öyle acciyip şeyler yaptı ki değil tel taktığım, kadının muayenesine girdiğim güne nalet ettim. resmen 8 ay öncesine (oha 8 ay olmuş!) dönerek, nene stayla yumuş yumuş şeylerle besleniyorum 3 gündür, sinirlerim tepemde.


                                            baba evi. şöyle bişeye uyanıyosun her sabah.


^^ bikaç ay sonra ailemi görmek, anneme kedi gibi kendimi sevdirip,babamla rakı-balık yapmak süper iyi geldi.bu pis İstanbul'un verdiği tatsızlığı aldı götürdü 2 gün için. fekat çok kısacık süre içine o kadar yemeği sığdırmak hiç iyi bir fikir değilmiş, masa başında çatırdar gibi olduğumda anladım.ahaha tambi ayıyım.


^^ Sky Havayolları'nın aylar önce fıstık gibi,minili hostes kızlarla çektiği janjanlı reklamlara aldanıp, gıcır gıcır filosu-ekibi olan bişey sanan ama uçağa bindiği anda kendisini 1970'lerde bir otobüsteymiş gibi hisseden bi ben değilimdir bence. gelirken de giderken de kenar plastikleri kırık camlar,sağı solu dökük koltuk, yamuk yumuk kanatlar yüzünden yol boyu psikopata bağladım burnumdan geldi 50 dakika. bu sebeple, bunca zamandır "köy otobüsü gibi!" diye bok attığım Alitalia'dan da özür dilerim.ama ekibinden dilemem,çok hırtolardı çünkü.


her ne kadar ilk günlerdeki gibi işten gelip doğruca yatağa koşmasam,araya bir kaç normal insan aktivitesi koysam da hala bünyem bu tempoya alışmış değil.o sebeple postu burada yarım yamalak bırakır gibi,öyle de bi sonuca bağlamadan, iki çift tatlı söz söylemeden kesip gidiyorum. sebastian size yolu gösterir.


xoxo!



10 Haziran 2011 Cuma

i'm coming home

neredeyse kaçarcasına,veda etmeden geldiğim İzmir'e hayatımda yaptığım en miniminnacık bavul ile kendimi affettirmeye gidiyorum bu akşam.lakin zalım,hayın iş dünyası sebebiyle elimde sadece 2 güncük var. anneme hafta başından beri telefonda verdiğim yemek listesi ile sanırım bütün gurbet kuşları doyar ama ayılığın gereği yok o yüzden çatladığım için yiyemeyeceğim kısmını çantaya doldurup yanımda getirmeyi düşünüyorum ahaha.


ufff! cıbıl ayak Kordon çimlerine yayılıp,güneş batarken soğuk biraları götürmek için feci sabırsızlanıyorum!


see you there!


bu da günün anlamına uygun şarkı olsun madem eheh

5 Haziran 2011 Pazar

that's the world's greatest lie

                          işten gelmiş bi marlene,temsili. akşamları na beeeyle oluyorum aynen.(kaynak:tıktık)
                                                                                          
^^ neredeyse 3 senedir evde özel derstir,çeşitli çevirilerdir sürdürdüğüm home-office misler gibi iş hayatımı 1 hafta 3 gün önce, günde 10 saat bok gibi bir sandalyede kambur durduğum (mecburen) ve pc ekranına gözlerimi sabitlediğim bir iş hayatı ile değiştirerek, bir süre sonra morona (yine mecburen) bağlayan plaza insanlarından oldum ben de.bu moron kısmını işteyken soliter neyim oynayabilen,arada farmville açıp iki patates,bir domates ekebilen,netten gazete okuyup,twitterdan laf bile yetiştirebilen şanslı çalışanlar üzerine alınmasın. ben bizim ofiste olduğu gibi 08:58'den akşam 17:59'a kadar ensesinden düğmeyle kurulmuş bir robot gibi çalışan,kafayı rahatlatmak için tuvalete işemeye giden bir kesimden söz ediyorum.ya da şimdilik bu durum bana böyle geliyor? tamam gün boyu yetişmesi gereken bi dolu iş var,hepsini adam gibi yapmak lazım ama cidden arada bir nefes alınabilen dakikalar oluyor ve bence o zaman aralığında kafamı boşaltmak,dikkatimi yeniden toplamak için zevkli bi kaç şeyle uğraşabilmeliyim? açık ofis içinde laptopta çiyuvv çiyuvv oyun oynamak, nette dolanmak sadece patronların hakkı mı lan?! isyanım var bu nalet düzene.


^^ lojistikçi dediğin (gemiler falan); müşteri-yük-armatör arasında gün boyu top gibi seken,telefonda küfür yese bile gülümseyebilen,her limandan bir Çinli kanka edinen,gününü outlook başında gönder-al yaparak ve dakikada 8 mail yazarak geçiren bir insanmış meğersem, staj sonrası çok uzun bir ara verince unutmuşum,1 hafta içinde hatırladım, hatırlamaz olaydım Sebastian.ayrıca buradan çeşitli yerlerden ithalat-ihracat yapan ya da yapacak olanlarınıza söylüyorum, gelin uygun navlun verelim hem siz kazanın hem de araba alıcam iki kuruş katkınız olsun, sevaba girin olm.


^^ araba demişken, İstanbul'da trafik öyle gudik bir sistemle işliyor ki, normalde 20 dk bile sürmeyecek olan iş yolum yok Kadıköy aktarması yok bütün mahallelere uğrayan ve hırto dolu otobüs yüzünden yemin ediyorum sinir stres dolu uzuuun bişeye dönüşüyor. bi de "ordaa bi köy var uzaktaaaa" misali gördüğün yere de zırt diye gidemiyorsun burada.ulen madem her yere Kadıköy aktarmalı gideceğidim ne diye heyvan gibi kira verip bu semtte oturuyorum ben? ayrıca işin dibinde oturup 5 dakikalık mesafeyi arabayla gelen iş arkadaşlarıma da laflar hazırladım! lastiğiniz patlarsa bilin ki benden.


^^ şu altta gördüğünüz şeyi dün Koton'da gezerken gördüm,önce epey güldüm sonra beynimde şimsekler çaktı ve hemen alıp evde uygulamaya giriştim. Üzerinde yazılanlardan anladığınız üzere bu patronu simgeleyen voodoo bebeği.(ex girlfriend,boyfriend,mother in law falan gibi çeşitleri de var) bunu normal kullanım alanında olduğu gibi, isteğiniz hangi yönde ise o yöne iğneyi daldırmak suretiyle kullanıyoruz, bi nevi süper uygulamalı secret ahahaha.ben önceliğim peree pereee olduğu için o kısımlara çalıştım.tabi yurtdışında en fakir insanın bile arabası olduğundan, benim gibi baba evinden uzak olduğu için arabasız kalan yurdum Ferihalarını unutmuşlar ben de kağıda "gimme car!" yazarak iliştirdim. hadi bakalım niyet kısmet.(bizim patronun bi de Vespası varmış,bak o da olur. illa araba diye diretmiyorum ben ehehe)


                             bu işe yararsa diğerlerini de alıp denemek lazım ahaha


^^ işten eve gelince değil dizi-film izleyip,kitap okuyarak keyif yapmak parmağımı oynatacak gücüm kalmadığı için, bu tempoya alışana dek hiç istemesem de blogun işleyişinde biraz değişiklik yapmaya ve kısa kısa da olsa yazmaya karar verdim, maksat buralar dutluk olmasın. 


şimdilik bu kadar.daha ne dedikodular var ofisten ehehe,stay turned canlar!


p.s: Cure-Love Song'u bi de Adele'den dinleyin,hastası olun sonra gelip bana teşekkür edin ;)



22 Mayıs 2011 Pazar

en çok fotoğraflı postum olabilir,bilemedim.

                                  köyüm köyüm diye ağlamadığı zamanlarda yaldır yaldır gezen marlene ayağı @GSÜ.
^^ bence insanın şizofren olması için illa beyninde acciyip bişeyler olmasına gerek yok.birbirine zıt 2 burcu alıp,birini yükseleni yaparsa tamamdır.misal ben yükseleni aslan kendisi yengeç olan illet bir karışımım. illlet dedim çünkü tipik bir yengeç burcu aynen temsil ettiği heyvan gibi yıllarca kabuğunda yaşar gider de ses etmez. bir sürü alışkanlığı vardır, gittiği kuaför,alışveriş yaptığı yerler,kahve içmeyi sevdiği insanlar gibi.bunların değişmesinden hoşlanmaz,değiştirmeye çalışanın ağzını burnunu kırır,affetmez.peki yengeç burcu böyle olurken aslan nasıldır? şimdi burada minik boy rezzan kiraz durumuna girişmişim gibi oldu ama, aslan burcu insanı ise daha dışa dönük,yenilikseverdir.radikal değişimleri çerez gibi karşılar.hah işte benim için sorun da tam bu noktada başlıyor.aslan yanım "değişiklik iyidir" derken yengeç yanım "iyiydi böyle" diyerek ayak yapıyor.sonra bir parmak güreşi edasında gelişen olaylar ve hangi taraf kazanırsa kazansın içimde kopan fırtınalar?bu yüzden birine ah etmek istiyorsan "yengeç olasıın! hatta balık,ikizler olasın, yükselenin de akrep olaa!" diye burç kanalından vurmak bence en etkilisi.tutarsa o insandan daha da hayır bekleme.


^^ genel olarak börtü böcek görünce çıldıran bir insan değilim,alır terliği vururum alnının ortasına ama,büyük ya da küçük farketmiyor, varlığıyla göz göze geldiğim anda mala bağladığım bir hayvan olarak örümceklerle bu aralar çok sık karşılaşır oldum.tamam ev eski olunca içinden ev yaşında hayvan çıkması bi yere kadar normal ama ben bu eve girerken bu fobimden ötürü tehlikeli her yeri kapattırıp,temizledim?o süre içinde gizlendikleri yerden halime gülen bu itoğluitler,özellikle evde er kişi yokken çıkıp altıma sıçırtıyorlar ya deli oluyorum.bu arada sabah deneyimledim,tavan köşesinde falan duran örümceğe salata kabuğu atmayın.hayvan bana mısın demediği gibi kabuklar yapışıp kalıyor duvarda. her ne kadar değişik bir sanat ekolü gibi dursa da bir süre sonra yem görevi üstlenebilir,parti vermeye gerek yok.


^^  havanın her gün yaz gibi olmaması ve ölümcül trafik harici İstanbul'a alışma kısmında yaldır yaldır gezmek ciddi anlamda işe yarıyor,rehber de eğlenceli olunca tadından yenmiyor tabii. postun bundan sonrası bir moda-alışveriş blogu tadında,hiç olmadığı kadar da fotolu olacak, hadi bakalım: 
çukurcuma tarafı,pazar gitmeyin çok tenha oluyor.
                                                    çukurcuma ergenleri çok eğlenceli ahaha
                                                                 Bebek, trafikte, arabadan.
                                     sevgili rehberim tarafından önerilen meşhur dondurma,çogzelmiş cidden.
                                              Bebek tarafı yine,arabadan.
                                      klima açık diye camı bile açmadan fotoğraf çeken kıro marlene
                                                              hayalet var bence bunda
                                                          pierre loti ve çayı
                                                HEYOO! Norawashere'nin fotoğraf sergisi 
                                           İzmir'den gelen Aphraell ve sergi sahibesi Norawashere
                                                                     Nora ve Marl
                                                      GSülülerin sigara tüttürüp,kahve içtikleri manzara bu.


daha çok fotoğraf var ama diğer postlara da kalsın,cepten yemeyelim eaha.
kisses!
p.s: fotoğrafların her hakkı falan..neydi ya o?haa çalıp çırpınca haber verin yeter, olur öyle.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

so obsessed

^^ neredeyse 1 aydır güne,gözümü açar açmaz cama koşup perdeyi aynen filmlerde olduğu gibi iki yana savurarak(camlar büyük anacım ben napayım) ve güneşi görmeyi umduğum halde her seferinde babayı görmem ile başlıyorum.eh tabi pek hayır gelmiyor o günden sonra."bu sene de yaz gelemedi" diye muhabbet çeviren mahalle teyzesi ruhumla ve Godot'u bekler gibi,öyle de boş bir çabaymışcasına ama umutla bekliyorum havanın ısınmasını. tabi bu arada hobi olarak haberlerde,nette falan izmir'in kaç derece olduğuna bakarak,aradaki bölge farkını ısrarla kabul etmeyerek kendimi dipsiz bir keder içine bırakıyorum.tabi durum bu kadar gri olunca, genelde bir rüzgarölçer olarak kullandığım, utanmasa evin içinde bizimle yaşayacak olan koca kafalı kollu falan gudubet ağacın ucundan yeşillenmeye başlamasını kutlamak için evde 2 tur halay çekmem garip gelmemeli. 


^^ bu arada yüz versek eve kiracı çıkacak olan sadece ağaç değil, mutfaktayken sürekli gözgöze gelip "hacı naber ya?" diye laf attığım, ağacın en güzel yerini kendine mesken edinmiş bir karga ailesi de var. zaten oturduğum semt kafam kadar kargalarıyla meşhurmuş meğersem.kedi gibi yerde falan yürüyor bunlar,çöpten yemek çalıyorlar, enterasan hayvanlar. o değil balkon yarım teras olduğu için yarın öbür gün havalar ısınınca(!) balkon kahvaltılarında birer sandalye de onlara çekip, tabak ayarlamak gerekecek sanıyorum.neyse artık sığışırız.

                                  halbusi hiç de sevmem sarışın ama işte adam prens.
^^ Royal Wedding'i seyredip de hırsından gelinliğe,geline bok atan sadece Türk kızı değilmiş,sokaklarda salya sümük ağlayan İngiliz kızlarının fotoğrafları nete düşünce nasıl da rahatladım.bu arada şaka maka bir avuç prens kaldı, bir diğer düğünde tvden izleyen değil kilisede yemin eden olmak için şimdiden sebastian ile yoğun çalışmalara başladık. konuyla alakalı olarak babamla telefonda konuşurken "Monaco piirensini beğendim, ne diyosun?" dedim "bana rakı içmeyen dünür getirme" dedi, telefonu kapatmak zorunda kaldım.


^^ peki ben bu satırları yazarken, hava durumunda "marmara haftasonunda yeniden soğuyor,yağmur var ama ege pırıl pırıl sıcacık,akdeniz ise ohh 30 derece,bi tek marmara bok gibi ehhih" şeklinde özetlenecek altyazı geçmesi? şimdi ben 1000000den geriye saymaya ve sakince nefes alıp vermeye devam ederken, sebastian size yolu göstersin,gelirken de bana bir bidon benzin getirsin.


kisses.

22 Nisan 2011 Cuma

bileydiim bileydiim de etmeyeydiiim (uzun hava modunda)

                    marlene isyanın doruklarındayken çizgili iğrenç bir gömlek giyen bir adama dönüşür
^^şimdi normal şartlarda (normal dediğin de şu blog yazarına bir kere denk gelmedi o sebeple daha baştan uzun havaya giriyor burada kendisi) bir eve taşınınca genel temizlik,bakım,elektrik su açtırma gibi formalite işlemleri yapınca geriye ne kalır? şu lambayı köşeye mi koysam şu kanepeyi duvara mı yaslasam gibi dandik ve kimisine göre zevkli işler değil mi? hah işte bu postun başlığında çığırdığım ağıttan da belli olduğu üzere yerleştim yerleşeli bir kere de kahvemi dergimi alıp çimende yayılan kurbağa moduna giremedim,popom rahat yüzü görmediğinden eliptiktir türlü diyetlerdir veremediğim kiloyu verdim 2 haftada.bu gurbet ellerde dişime uygun bir iş bulamazsam "taşınırken kilo verin" adında zayıflama kitabı yazıp oradan voleyi vurucam, eminim.


^^ kendisi girdiği yetmezmiş gibi peşinden bütün aileyi menepoza sokan kadın gibi bütün gün twitterdan söyleniyorum, söyleniyorum yine de doymuyorum ama ben hayatımda bu kadar nalet bir taşınma yaşamadım.hayır hangi gudubetin gözü kaldı da evin içindeki her günüm survivor tadında geçiyor bilemiyorum ama buradan o insana sesleniyorum, vallahi de sandığın gibi bişey değilmiş İstanbul'a taşınmak. hatta bak söz ağzına yüzüne vurmayacağım, gel yaşa benimle 1 hafta, kendine ben ne biçim de bir insanmışım tüü yazıklar olsun diyeceksin.olsun yine de bağrıma basarım, özünde yumuşacık bir insanım ben.


^^ İzmir'de iş ararken dönmeyen iyi firmaların, bu aralar aradıklarında " mersi şekerim lakin taşındım artık İstanbul'dayım" cevabıma "hııı o zaman hayırlı olsun" diyerek g.tüm g.tüm telefonu kapatmalarına hastayım.aslında şükretmeleri lazım çünkü bu kadar sinir stres içinde " 2 sene bekledim orada o zaman döneceğidinizzz eşşoğğlusu" diye cevap da verebilirim, yapabilirim bunu,hakkım çünkü bence. ha buraya geldim diye de bütün büyük firmalar ayağıma kapanmış değil tabi. türlü sınav,mülakat işkencesinden sonra küfreder gibi maaşlar önermelerine şimdilik kaş göz oynatarak cevap veriyorum ama bir süre sonra Taksim'de kendini yaktı! haberlerinde beni görebilirsiniz.


^^ bu sabah haberlerde köprüde olan bir kaza yüzünden saat 11.30 olmasına rağmen hala yolda işe gitmek için depişen insanları izleyince,daha önce yine bu şekildeki bir trafikte metrobüsteyken aldığım 1 senelik kalkınma planımın ne kadar yerinde olduğuna karar verdim. buna göre çok acciyip bir durum olmadığı sürece anadolu yakasından burnumu çıkartmayı düşünmüyorum.hatta bana kalsa mahallemden hiç çıkmasam, öyle adada yaşayan insan gibi yaşasam, altımızdaki gurme markette de iş buldum mu tamamdır ya vallahi tamamdır.hem nası bi yerde oturuyorsam önüm arkam ünlü dolu,alttaki markete de geliyorlar bakarsın bi rol kapar küçük bi ünlü olurum.yok kurumsalmış,yok kariyermiş,yok her gün 3 saat çekilen kavga küfürlü trafikmiş hiç gerek yok,hayat gidiyor yahu? ayrıca az sonra her günün belli bir saatinde gelen çığırma isteğiyle " nereden geldim İstanbul'a " türküsüne gireceğim,ufak ufak kaçabilirsiniz.


^^ peki eski olmasına rağmen,türlü hor kullanılmaya bir kere gak demeyen beyaz eşyaların buraya geldikleri gün trip atarcasına, afedersiniz ağzıma s.çarcasına bozulup "çöp" olmalarına ne demeli? "eaaa birazını peşin verip geri kalanını 8'e bölebilir miyiz ??" dedim ben kasada.hepsinin üstüne, evde hayata küsmüş halde "şimdi hanginiz bozulacak ulaaan, teker teker gelin!" diye anırarak gezerken, kış bahcesi modundaki terasta akşamüstü birasını içip fıstık yiyen babam telefonda "eşyaları yenilemişken bi de koca bul tam olsun" diye gülüyor ya, ha orada ben 3.kattaki evimden beyin üstü yere çakılmak istiyorum, çok netim.


başka bir sızlanışta görüşmek üzere,başbaş.


ps: geçen hafta Norawashere ile buluşarak blog, face, twitter ve cep telefonuyla yürüttüğümüz ilişkiyi en sonunda Taksim, Limonlu Bahçe'de gerçeğe taşıdık ehehe.kendisi blogdan da göründüğü gibi süper şeker bir insan ve bundan sonra daha sık görüşeceğimizi düşünüyorum ;) kalpkalp
ps: geçen postuma bir sürü yorum beklerken babayı alınca feci tribe girmiştim vay be sevenim yokmuş diye meğersem bloga ulaşmada sorunlar varmış twitterdan duyurunca tripten çıktım,iyi oldu güzel oldu öyle eheh.